jI1qS. “Atma Hamidiye atma şapka da takacağuk, vergi da vereceğuk” Türk devrimcileri fes yerine şapka giyilmesinin Batılılaşma yolunca önemli bir sembolik değişim olduğuna inanmış, ilk olarak I. Dünya Savaşı sırasında Başkomutan vekili Enver Paşa siperli başlık giymiş, orduya ve İttihatçılara da nispeten benimsetilen bu şapkaya “Enveriye” adı verilmiştir. 23 Ağustos 1925’de yurt gezisine çıkan Mustafa Kemal Atatürk, Kastamonu’da 25 Ağustos günü Mustafa Kemal Atatürk İnebolu’da şapkayı tanıtıyor Mustafa Kemal Atatürk ve beraberindeki heyet ellerinde şapkalarıyla Pırlaklar mevkiinden Kastamonu’ya girerken Rize’yi topa tutan Hamidiye savaş gemisi Abdülhamid ve Erken Cumhuriyet dönemlerinin en önemli gemilerindendi Gemlik, 1929 Şapka Devrimi sonrası bir cami girişi taktığı başlığı şapka adıyla tanımlayarak dahası şapkanın potin, pantolon, yelek, gömlek, kravat ve ceket ile birlikte medeni ulusların erkek kıyafetin bir parçası olduğunu bildirmiştir ki Ankara’ya döndüğünde kendisini karşılayan üst düzey bürokratların tümünün şapkalı olmasından bu tavrın bir devrimin habercisi olduğu anlaşılmaktadır. 25 Kasım 1925’de “Şapka Kanunu” adıyla tanınacak yasa çıkarılarak fes yasaklanmış, o tarihten itibaren kentli ve kasabalılar “fötr şapka” köylüler ise “kasket” giymeye başlamıştır. Osmanlı toplumunda kişinin mesleğini, toplumsal statüsünü, etnisitesini, dini inancını başlığına bakarak anlamak mümkün olup, bu kimlik tanımlaması mezar taşlarında bile kullanılmaktaydı. Bu yüzden şapka devrimi sadece Avrupa tarzı giyinmeye özenmekle özdeşleştirilmemeli aynı zamanda geleneksel Osmanlı toplum yapısını tahrip ederek Cumhuriyet dönemine özgü sınıfsız, etnisitesiz, dinsel/mezhepsel aidiyetlerden uzaklaştırılmış modern Türk yurttaşını yaratma projesinin önemli sembollerinden birisi olduğu dikkate alınmalıdır. Yeni kanuna göre şapka dışında başka bir başlık giymenin cezası 3 aya kadar hapis cezası verilen hafif bir ceza olarak tanımlanmış ve bireysel bir suç olarak telakki edilmişse de şapkaya karşı toplu direniş ve ayaklanmalar Cumhuriyet rejimini değiştirmeye teşebbüs suçu olarak değerlendirilmiş ve şiddetle cezalandırılmıştır. Şapka kanununa karşı özellikle geleneksel yapısı güçlü Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane vilayetlerinde şiddetle muhalefet edilmiş, kurulan İstiklal Mahkemeleri’nde Rize’de 8, Maraş’ta 7, Erzurum’da 4, Sivas’ta 3, İskilip’te 2, Menemen’de 28 olmak üzere diğer yerlerle birlikte toplam 78 kişinin idamına karar verilmiştir. Rize’de Şapka İsyanı Şapka isyanı sonrası idam edilen 8 Rizeli Potamya Güneysu Merkez cami imamı Hacı Sabit Civelek “Şayet babanız başına şapka taksa katli vaciptir onu vuracaksın ve annen dul ise onu da sırtına alıp getireceksin” diyerek[1] isyanın öncülüğünü yapmış[2], dini taassuptan çok geleneksel Laz kıyafetinden başka şekilde giyinmek istemeyen kalabalık kasaba meydanında toplanarak Rize merkezine doğru yola çıkmıştır. Rize valisi Hurşit Bey’in durumu telgrafla Ankara’ya bildirmesi üzerine Hamidiye kruvazörü Rize önlerine gelerek dağları topa tutmuş böylece hem henüz Rize’ye varamamış olan isyancılara hem de kent merkezinden isyana destek verme ihtimali olanlara gözdağı vermek istenmiştir. Çoğu kendiliğinden teslim olan[3] 80-100 kişilik kalabalık hemen İstiklal Mahkemesi’ne çıkarılmış ve Takrir-i Sükûn kanunu doğrultusunda yargılanırken kendi adını bile okuma-yazmaktan aciz 8 tanesinin doğru düzgün savunma hakkı tanınmadan idamına[4] onlarcasının ise Sinop ve Adana cezaevlerinde hapsine karar verilmiştir. Notlar [1] Çiftgümüş, Bülent. “Rize’de Şapka İsyanı”. Zümrüt Gazetesi, 2 Nisan 2007. s. 6-7 [2] Halkı isyana kışkırtan imam mahkeme heyetine “Ben 50 sene Potamya’da hocalık yaptım. Hiç ecelinden ölen bir adam duymadım. Hep kanlı gömlek yıkadım. Bu insanlar benim dediğimi yapmaz ki ben bu insanları isyan ettireyim” dedikten sonra eline aldığı bir fötr şapkayı öpüp başına takınca ceza almaktan kurtulması da ilginç bir ayrıntıdır. [3] “…Köy imamlarının ve bazı mürtecilerin teşviki ile başlayan isyan, Cumhuriyetin azim ve savleti neticesinde süratle bastırıldı. Bu isyan hareketinin seri bir şekilde bastırılmasında fedakâr vali Hurşit Bey ile Jandarma Kumandanı Binbaşı Yusuf Bey’in büyük himmet ve gayreti vardır.” Cumhuriyet Gazetesi, 30 Aralık 1925 [4] Teslim olanlardan Alihocaoğlu Sabit, Mehmet Peçe, Arslan Peçe, Yakup Çavuş Peçe, Kadir Kolivaoğlu, Hafız Şaban Koliva, Hasan Külünk ve Mahmut Kanburoğlu hakkında verilen idam kararı ertesi gün infaz edilmiştir. Mahkûmların 3’ü Tan otelinin önünde, 2’si iskelenin başında, 3’ü de Belediye parkında asılmışlardır. Kaynak Özhan Öztürk. Pontus Antik Çağ’dan Günümüze Karadeniz’in Etnik ve Siyasi Tarihi Genişletilmiş 3. Baskı. Nika Yayınevi. Ankara, 2016 ŞAPKA Başa giyilen başlık anlamındalatince "cappa"dan alınma bir kelime. Günümüzde, erkekve kadınların sokağa çıkarken gerek süs olarak,gerekse yağmur ve güneşten başlarını korumakgayesiyle giydikleri başlığın genel birlikte, şapkaya benzediğinden, ocak ve sobaborularının tepesine konulan ve rüzgârın dumanı içeriyedoğru savurmasına engel olan sac külahlara da şapkadenilmektedir. Aynı şekilde, gemi direğinin tepesindekitekerlekçiğe ve yazıda, harfi uzatma veya inceltmeamacıyla kullanılan işarete de şapka denildiğibilinmektedir. Erkek şapkaları çeşit çeşittir;kasket, fötr, silindir, melon, bere, hasır, panama vb. Kadınşapkaları ise, modaya göre yıldan yıladeğişiklik gösterir muhtelif devirlere ait erkekşapkalarıyla değişik kadın şapkaları içinbak Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818; Okyanus Türkçe Sözlük, 111,2712. İnsanlar, tarihin ilk çağlarındanitibaren çeşitli şapkalar başlıklargiymişlerdir. XIX. yüzyılın 2. yarısından sonrapek çok çeşidi olan şapkalar, yukardayazıldığı şekilde Türk toplumunda başlığın özel bir yerivardı. Saray ve saraydaki yüksek rütbeli memurlar kırk üççeşit farklı serpuş başlık kimse kendisine ait olmayan rengi ve şekli kullanamazdı. Hükümetve devlet görevlilerine ayrılan başlık sayısıyirmi yedi idi. Sadrazamdan vezir habercisine kadar herkesibaşlıklarından tanımak mümkündü. Ordu mensuplarınınbaşlık çeşidi altmış üç idi. Yeniçeri ağasındanen basit ere kadar bütün rütbeliler başlıklarındantanınabilirdi. Din adamları on altı, halk ise yirmi dörtdeğişik serpuşa sahipti. Osmanlı devletinin sonzamanlarına kadar, müslümanlarla gayr-i müslimlerin birbirindenayrılması için giyimleri, bu arada giydikleri başlıklarfarklı farklıydı M. Z. Pakålın, Osmanlı TarihDeyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 111, 188; Yeni TürkAnsiklopedisi, X, 3818. Osmanlı devletinin nüfusunu teşkil eden müslümanlarlagayr-i müslimlerin, yalnızca giydikleri başlıklardeğil, ayakkabılarına varıncaya kadar tüm kıyafetleribiri birlerinden farklıydı. Bu durum, Osmanlı devletininyıkılması ve onun yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ninkurulmasına kadar - tedrici olarak bir takımdeğişiklikler olmasına rağmen - devam etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Atatürk, Cumhuriyetin 1923 yılında ilanından sonra,bir takım reform hareketlerine girişti ve herkesçe bilinen inkılaplarıaşamalı olarak gerçekleştirmeye başladı. Bu cümledenolarak Osmanlı döneminin simgelerini ortadan kaldırmaya ve dinîkaynaklı giyim farklılıklarının yurttaşlararasında ayırım yaratmasını önlemeye yönelik adımlarattı. Giyim konusundaki bu yeniliklerin başında şapkageliyordu. Çünkü Atatürk'e göre şapka batılı ve modernolmanın simgesiydi, uygar kıyafetin ayrılmaz bir dışında kalan fes, sarık, külah vb. başlıklar,Türk ulusunun kıyafeti olamazdı. Nitekim 24 Ağustos 1925tarihinde, Kastamonu'ya yaptığı bir gezide, elinde Panamaşapkası biçiminde geniş kenarlı beyaz bir şapkaolduğu halde halka şöyle seslendiğini görüyoruz "Arkadaşlar, Turan kıyafetiniaraştırıp canlandırmağa yer yoktur. Uygar vemilletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiziçin lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz, ayakta iskarpinveya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceketve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-işemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işteşapkamız! Arkadaşlar, kesin olarak söylüyorum, korkmayınız!Bu gidiş zaruridir. Bu zaruret bizi yüksek ve önemli bir sonucagötürüyor. İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemlibir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim. Bununönemi yoktur..." K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi,İstanbul 1981, X, 67. Atatürk, bu konuşmasında, inkılâbındanasla taviz vermeyeceğini ifade etmesine rağmen, şapkagiyilmesi hususunda kesin bir emir vermemiştir. Ancakkadın-erkek herkesin giymesini içtenlikle arzu ettiğinibildirmiştir. Akşamleyin Ankara'ya döndüğünde, kendisinikarşılamaya gelenlerin tamamının şapkalıolduğunu görmüştür Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818. Bundan bir kaç gün sonra toplanan 2 Eylül1341/1925 bakanlar kurulu, devlet memurlarına şapka giymemecburiyeti getiren 2413 no'lu kararnameyi da 15 Kasım 1925 tarihinde Konya milletvekili Refik Beyve arkadaşları Meclise şapka giyilmesi ile ilgili kanunteklifini verirler. Bursa milletvekili Nureddin Paşa bu kanununTeşkilatı Esasiye Kanununa Anayasa aykırıolduğunu ileri sürerek geri alınmasını ister. Ancakçoğunluğun lehte oy kullanması sonucu 671 sayılı"Şapka İktisası Hakkında Kanun" 25Kasım 1925 tarihinde kabul edilir ve günü 230 sayılıResmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girer. Kanun şuüç maddeden oluşmaktadır 1- Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genelve yerel yönetim görevlileri, her türlü kuruluşta görevlimemurlar ve müstahdemler Türk milletinin giymiş olduğuşapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının dagenel başlığı şapka olup, buna aykırıbir alışkanlığın devamını hükümetmeneder. 2- İş bu kanun,yayınlandığı tarihten itibaren geçerlidir. 3- İş bu kanun, Türkiye Büyük MilletMeclisi ve Yürütme Kurulu üyeleri tarafından yürütülür Sıtkı Yalçın - İsmet Gönülal, Atatürkİnkılabı, Kültür ve Turizm Bakanlığı,Ankara 1984, 99 vd.. Şapka Kanunu ülkede önemli bir direnişlekarşılaştı. Yasa .M .'nde kabul edildiği günErzurum'da protesto gösterileri oldu. Bunun üzerine bu ilde sıkıyönetimilan edildi ve gösteriye katılanlar SıkıyönetimMahkemesine verildi. Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir,Kayseri, Tokat, Amasya, Trabzon ve Gümüşhane'de yasayıprotestoya yönelik eylemler gerçekleştirildi. Bu eylemlerekatıldığı ileri sürülen birçok kişiİstiklal Mahkemelerinde yargılandı; bunlarınbazıları ölüm, bazıları da ağır hapiscezalarına çarptırıldı. Ölüm cezasına çarptırılanlardanbiri de İskilipli Atıf Hoca'dır. Aslında AtıfHoca, protesto eylemlerine bizzat katılmamış, fakatadı geçen kanunun yayınlanmasından yaklaşık birbuçuk yıl önce 1340/1924 yazıp neşrettigi "FrenkMukallitligi ve Şapka" adlı risalesinden dolayı Ankaraİstiklal Mahkemesince suçlu bulunarak idama mahkum edilmiş ve 4Şubat 1926 tarihinde hüküm infaz edilmiştir İskilipliAtıf Hoca, Frenk Mukallitliği ve İslâm, IXX, Çile Yayınevi,İstanbul. 1939'da Türk Ceza Kanunu'nun 526. maddesiyleşapkadan başka başlık giymeyialışkanlık haline getirmenin cezası üç aya kadarhapis olarak belirlendi. 1961 ve 1982 Anayasaları, öbür devrimyasaları gibi 671 sayılı yasanın Anayasayaaykırılığının ileri sürülemeyeceğinihükme bağlamıştır Ana Britannica, XX, 237. Şapka giymenin fikhî hükmü Hiç şüphe yok ki, şapka bizatihi haramdeğildir. Zaten hiç bir İslâm âlimi, onun bizatihi haram olduğunuiddia etmemiştir. Ancak küfür alameti olarak kabul edildiği vehakikaten gayr-i müslimlerin dînî kıyafeti olduğu dönemlerde,hemen hemen tüm İslâm âlimleri tarafından giyilmesinekarşı çıkılmış, onu giyenler, niyetlerine görekâfir ya da günahkâr kabul edilmişlerdir. Biliyoruz ki, İslâm dininde bir şeyin kesinolarak haram sayılabilmesi, dolayısıyla onu işlemeningünah ya da küfür kabul edilebilmesi için hakkında açık birnas olması gerekir. Aksi halde -peygamberler dahil- hiç bir kimsekeyfî olarak, Allah'ın helâl kıldığınıharam, haram kıldığını da helâl sayamaz. Ancak,hakkında kesin ve açık bir nas olmayan hususlarda İslâmâlimlerinin ictihad yoluyla bir kanaate varmaları mümkündür. Bu noktadan hareketle Kur'ân-ı Kerîm'i incelediğimizde,ne şapka ne de başka bir kıyafetle ilgili herhangi bir hükümgöremeyiz. Lâkin Cenab-ı Allah'ın, mü'minleri sürekli olarakinanç ve davranış bakımından kâfirlere benzemektensakındırdığını görebiliriz . O halde İslâm âlimlerinin şapkahakkındaki olumsuz kanaatlerinin dayanağı nedir? İslâmdin bilginlerini bu kanaata sevkeden sebep, Peygamber sürekliolarak müslümanları gayr-i müslimlere benzemekten sakındırmasıve bu konuda hassasiyet göstermesidir. Nitekim Rasûlüllah Birkavme benzemeye çalışan, o kavimdendir" Ahmed b. Hanbel11, 50; Ebu Davud, Libas, 4 ve "Bizden başkasına benzemeyeözenen bizden değildir" Tirmizî, İsti'zân, 7buyurmakla, şeklen dahi olsa, bir müslümanın kâfirlerebenzemesine karşı olduğunu göstermiştir. Rasûlüllah şeklen dahi olsa, müslümanların gayr-i müslimlerebenzemeye özenmelerine karşı oluşu haklı bir nedenedayanıyordu. O da, gayr-i müslimlere benzemeye özenen müslümanların,zamanla dejenere olarak İslâm'dan uzaklaşmaları ya daondan tamamen kopmaları endişesiydi. Zira Allah Resûlü;"Kişi inandığı gibi yaşamazsayaşadığı gibi inanmaya başlar" gerçeğiniçok iyi biliyordu. Şunu hemen belirtelim ki, hadisin metninde geçen"teşebbüh" kelimesi, yukarda görüldüğü gibi,tesâdüfi bir benzemeyi değil, benzemeye çalışmayıyani bir kimsenin benzemek istediği kişileri bilerek veisteyerek taklid etmeye çalışmasını ifade bir gayr-i müslim, İslâma girmek gibi bir niyeti olmaksızın,müslümanlara mahsus bir alâmeti taşımakla, müslüman sayılamıyacağıgibi; "gayr-i müslimlere benzeme kasdı olmaksızın,soğuk vb. sebeplerle onlara mahsus alâmetleri giyen bir müslümanda kâfir sayılmaz" Fetevâ-yı Hindiye, II, 276, Bulak1310 h.. Hele hele kâfirlerin şiârı olmayan bir takımkıyafet ve davranışlarda gayr-i müslimlere benzeyen kimseasla tekfir edilemez Ali el-Kârî, Şerhu'ş-Şifâ, II,522, İstanbul 1309 h.. Ancak "Mecûsilerin mümeyyiz vasfı olanşapkalarını ve zimmîlerin küfrün şiârındanolan kalensövelerini, onlara benzemek kasdıyla giymek ya dahristiyan ve mecûsilere ait olan zünnarı kuşanmak küfür sayılmıştır"Şeyhzâde, Hâşiyetü Şeyhzâde alâ Tefsîr el-Kâdîel-Beydâvî, I, 108, Matbaatü's-Sultâniyye, Dâr'ül-Hilâfe, 1282 h.;Ali el-Kârî, Şerhu'l-Fıkhi'l-Ekber, 167. Mısır, 1323h.; M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm Ebussuûd EfendiFetvaları Işığında XVI. Asır Türk Hayatı,İstanbul 1983, 118. İslâm dininde niyetler çok önemlidir. Hattâamellerden de önce gelir ve ameller onlara göre değer içindir ki İslâm âlimleri; "Küfre niyet eden kimse oandan itibaren kâfirdir" diyorlar. Böyle bir kimse, dış görünüşüitibariyle müslümanlara benzese de kâfirdir. Kaldı ki, Allah'a,O'nun Resûlüne ve sair dinî zaruretlere iman ve itikadıolmadığı için, seve seve kâfirlerin kendilerine mahsusalâmet ve şiârlarını giyinmiş ve kabul etmişolursa, artık bu kimsenin küfründe şüphe etmek bile caiz değildir. Büyük fakihlerin ekserisi "Kafirlere mahsus veonların kıyafet alâmeti olan kalensöve yani şapkayıbir zaruret olmadan kendi arzusu ile giymek küfürdür. Zira bu alamet-iküfürdür. Onun için bunu, ancak mecûsilik, hıristiyanlık,yahudilik gibi küfrün çeşitlerinden birini seçenler ve kalpleriküfür rengi ile boyanmış olanlar giyebilirler. Esasen zâhiralâmetlerle bâtınî işlere istidlâl ve onun üzerine hükmetmek aklen ve şer'an makbul ve mu'teber bir yoldur" diyorlar. Fukahâdan bazıları ise; "Mecûsi, hıristiyanve sair kâfir milletlere mahsus ve onların kıyafet âdeti olankalensöve yani şapkayı kendi arzusu ile giyen bir müslüman,onlara benzemiş ve onları taklid etmiş olduğu içingünahkâr olursa da kâfir olmaz" diyorlar İskilipli AtıfHoca, Frenk Mukallitliği ve İslâm, İstanbul 1975, 21. Haddizatında İslâm'ın ilk dönemlerinde,Mekke'de yaşayan müslümanlarla müşriklerin kılık vekıyafetleri biri birlerinden farklı değildi. Hicretin ilkyıllarında da Medine'de çoğunlukta olan yahudiler, neâdette, ne giyimde, ne de başka özel bir alâmette müslümanlardanayırdedilemezlerdi. Sonraları müslümanlar çoğalıp güçlendiktenve kendilerine cihad izni verildikten sonra, Rasûlüllah doğrultusunda, gerek âdette gerekse kılık vekıyafette gayr-i müslimlerden yavaş yavaş ayrılmayabaşladılar. Ki bu ayrılık o gün için bir İslâm ile küfür karşı karşıyagelmişti ve bunun için safların belirginleşmesi,netleşmesi gerekiyordu. Buna binaen müslümanlar, inançları vedavranışlarıyla kâfirlerden ayrıldıklarıgibi dış görünüşleriyle de onlardan ayrılmakdurumundaydılar ve gayr-i müslimlerin kimlikleri niteliğindekikıyafetlerini taşımaları yakışıkalmazdı. Müslümanların kendilerine has kimlikleri,kıyafetleri olmalıydı. İşte bu şekilde, müslümanlar başlangıçtabizzat kendileri gayr-i müslimlere benzememeye özen gösterdiklerihalde, kendi devletlerini kurup büyük bir güç haline geldikten sonradurum değişti. Bu sefer egemenlikleri altındaki zimmîleremüslümanlardan farklı bir şekilde giyinme mecburiyetigetirdiler. Peygamberimizin vefatından çok sonra getirilen buuygulamanın gerekçesi şuydu Bazı fıkıh kitaplarında Ömerİbn Hattâb veya Ömer İbn Abdü'l-Aziz'den gelen rivayetleredayanılarak, zimmîlerin müslümanlardan kıyafetleriyleayrılmalarının gerekli olduğu kaydedilmekte ve şöyledenilmektedir "Zimmiler, müslümanlarla içiçe olduklarındankendilerine müslüman muamelesi yapılmaması için onlarıntanınmaları gerekir. Mümkündür ki, onlardan birisi yoldaaniden ölür ve bilinmeden namazı kılınarak müslümanmezarlığına gömülür" Reddü'lMuhtar, İstanbul1307, 111, 377. Evet dikkatin ve sakınmanın elzem olduğuİslâm fetihlerinin ilk çağlarında bu ayırımbelki gerekliydi. Fakat yukardaki gerekçenin yeterli olduğu hayatta iken ne Allah'a ne de Peygamberi'ne inanmayan, İslâmahkâmından hiçbirini uygulamayan bir kimseye, ölümünden sonraona müslüman muamelesi yaparak yıkamak, cenaze namazınıkılmak ve İslâm mezarlığına gömmek ona hiçbiryarar sağlamaz. Ona bu muameleyi bilmeden yapanlar da haliyle buyaptıklarından sorumlu olmazlar. Müslümanların kıyafetleriyle de gayr-i müslimlerdenayrılması gerektiği, hele şapka vb. alâmetlerin-zaruret hali hariç- asla giyilmemesi gerektiğini savunan merhumİskilipli Atıf Hoca'nın konuya yaklaşımışöyledir "Her devletin alâmet-i mahsusayı haiz birçeşit bayrağı vardır ki o bayrak hangi vapurun,zırhlının, tayyarenin, mektebin, binanın üzerindebulunursa, o devletin olduğuna hükmolunur. Meselâ bizim Yavuz zırhlısıbütün müştemilatı itibariyle İngiliz, Alman veFransız zırhlılarına benzediği halde, yalnızşanlı bayrağının alâmet-i farikası ileonlardan ayrılır. Bu alâmeti görenler bizim zırhlımızolduğuna hükm ederler. Başka devletlerinbayrağının bizim zırhlıya çekilmesi siyaseten,örfen, âdeten ve kanunen yasaktır. Onun için bunun mürtekibi,hiyanet-i vataniye, cinayeti ve ecnebî taraftarlığı suçuylaitham edilerek idamına hükm olunur. Bunun için medenîmemleketlerden hiç birisinin bayrağını bizim vapurlara,zırhlılara çekmek suretiyle onları taklid ve teşebbüheyeltenmeye hiç bir kimse cesaret gösteremez. İşte bunun gibi "Bizdenbaşkasına benzeyen, bizden değildir" hadis-i şerîfiile müslümanların, şiâr ve alâmet-i küfürde gayrimüslimlere benzemeye yeltenmeleri bizim zırhlıda başka devletlerinbayrağını görenler o zırhlının bizimolmadığına hükm edecekleri gibi şapka, haç ve sâirküfür alâmeti giyen ve takınanların İslâmî milliyettençıkıp kâfirler sınıfına iltihak etmişolduklarına hükm ederler" İskilipli Atıf Hoca, 24. Unutmamak lâzım ki, bir zamanlarşapkanın küfür alâmeti sayılması gibi"baş açık gezmek de kâfirlerin âdetlerinden ise baş açık dolaşmak müslümanlar arasındayaygınlaşmıştır. Dolayısiyle küfür sayılmaz"Ali el-Kârî, Şerhu'ş Şifa", II, 522. Nitekimeskiden "başı açık dolaşan, sokakta yemek yiyen,sakalını tıraş etmiş veya müzik dinleyen kişilerinşahitliği de kabul edilmezdi. Günümüzde bu örf ve kurallardeğişmiştir. Çünkü bu davranışlarzamanımızda yaygın bir alışkanlık halinialmıştır" Yusuf el Kardavî, İslâm Hukuku Teorive Pratik, İstanbul 1983, 179. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz Zamana, mekanaya da örf ve âdetlere bağlı olan hükümler; zamanın,mekanın yahut örf ve âdetlerin değişmesine paralel olarakdeğişebilirler. Hakkında kesin ve açık nas bulunan,değişken bir dayanağa istinad etmeyen hükümler ise asladeğişmezler. Bu hususu göz önünde bulundurarakşapkayı bu açıdan değerlendirmek gerekir. Binaenaleyhkafirleri taklid etme, onlara benzemeye özenme gibi bir niyet taşımaksızınşapkanın giyilmesinde bir sakınca yoktur. Ve ister dinedayalı olsun ister laik olsun, hiçbir yönetim, kendi vatandaşlarındanherhangi bir zümreyi başka bir zümrenin dininden kaynaklanan örfve âdetlerini taklide zorlamaya hakkı yoktur. Halid ERBOĞA eğitim öğretim ile ilgili belgeler > konu anlatımlı dersler > tarih dersi ile ilgili konu anlatımlar > tc inkılap tarihi ve Atatürkçülük dersi ile ilgili konu anlatımlar KILIK KIYAFET KANUNUNUN KABULÜ, KIYAFETTE DEĞİŞİKLİK, KIYAFET BİRLİĞİ İNKILAP TARİHİ KONU ANLATIM -Osmanlı toplumunda devlet tarafından belirlenen belirli bir kıyafet birliği yoktu. -Atatürk her alanda çağdaşlığı hedefliyordu. Kıyafet konusunda da “Türk halkını çağdaş ve görünüşüyle Medeni” hale getirmek için kılık kıyafet ve şapka konusunda yenilik yaptı. Böylece Türk halkı dış görünüşüyle de modern bir toplum haline geldi. -Şapka inkılabı Atatürk'ün Kastamonu gezisiyle başladı. 25 Kasım 1925'de “Şapka Giyilmesi Hakkındaki Kanun” kabul edilerek erkeklerin şapka giymesi yasal zorunluluk haline getirildi. Şapka dışında başka başlıkların giyilmesi yasaklandı. -Kıyafette değişiklik şapka ile yapıldı. Kıyafet bilgi konusunda kadınların giysilerine karışılmadı. Ancak Türk kadını çağdaşlaşmayla beraber modern kıyafetleri benimsedi. -1934'te çıkarılan bir kanunla da din adamlarının ibadethaneler dışında dini kıyafetle dolaşmaları yasaklandı. -Ülkemizde sadece Diyanet işleri Başkanı, Fener Rum Patriği, Yahudi Hahambaşı, Ermeni Patriği dini kıyafetle dolaşabilir. -Kıyafette değişiklik ile insanların modern bir görüntü kazanması ve giyim kargaşasının sona ermesi sağlanmıştır. “TC İNKILAP TARİHİ VE ATATÜRKÇÜLÜK DERSİ İLE İLGİLİ KONU ANLATIMLAR ”SAYFASINA GERİ DÖNMEK İÇİN >>>TIKLAYIN>>TIKLAYIN>>TIKLAYINYorumu çok güzel ve bu sitede ilk defa böyle bir şeyle karşılaştım ->Yazan zehra. 2. **Yorum** ->Yorumu bu sitede yeniyim çok harikaya benziyor güzel vakit geçirceğimden eminim ->Yazan cici kızzzzzzzzz.. 1. **Yorum** ->Yorumu bence işime çok yaradı çok iii bir kaynak ->Yazan sahire dalyanoğlu. >>>YORUM YAZ<<< Türkiye Cumhuriyeti'nin korkusuz kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatının 83'üncü yıl dönümünde 10 Kasım Atatürk'ü Anma Günü ile ilgili şiirler merak ediliyor. 10 Kasım tarihinde saatler gösterdiğinde bir dakikalık saygı duruşu ile Mustafa Kemal Atatürk anılır. Gün boyunca sevdiklerinizle paylaşabileceğin 10 Kasım Atatürk'ü Anma Günü ile ilgili şiirleri haberimizde derledik. Bugüne kadar 10 Kasım için özel olarak yazılan 10'larca şiiri haberimizde derledik. İşte Atatürk'ü anmak için yazılan 10 Kasım ile ilgili şiirler...ATATÜRK'ÜN VEFATI10 Kasım 1938 saat yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini yumdu. Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan Ankara Etnografya Müzesi'nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra nâşı görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgâhına KASIM ATATÜRK'Ü ANMA GÜNÜ İLE İLGİLİ ŞİİRLERON KASIMLARDA YÜRÜMEKAtatürk’üm işte 10 Kasım yineDalgalanır ağaçlarla oğullarDalgalanır oğullarla ninelerDalgalanır ninelerle genç kızlarÖzlemin ta yüreğime işlemişSeni bulmak, seni görmek için benBütün toprakaltıyla barışacağımEreceğim sana usta, barışta, başarıdaÖyleGüçlüsün kiGüçleneceğimÖyle yücesin ki, yüceleceğimDüşüne düşüne seni kocaman kocamanDağlara, dağlara karışacağımOzan mıyım, ordu muyum, su muyum anlaşılmazÇağlar upuzun allığı yüreğimde ülkününSanki bayrak bir kalemdir, sanki gökler bir kağıtSanki ellerim geceSanki ellerim gündüzYazacağım seni daha, bir dahaBen senin ölümünle yarışacağımATATÜRK'Ü YİTİRMEDİKYıllar üst üste katlandıkçaAcımasız uzadıkçaÇelik mavisi gözlerindeHer geçen günIşığını çoğalttıkçaGüzel vatanımızıKurtardığın anıldıkçaSeni yitirmedik kiDün olduğu gibiBugün de aramızdasın her anBuna inan Ata’mYüzyıllar da geçse aradanSen her zaman anılanKutsal bir APAYDINMUSTAFA KEMAL'LER TÜKENMEZTükenir elbet gökte yıldız, denizde kum tükenirBu vatan bu topraklar cömertKutsal bir ateşim ki ben sönmezİnanın Mustafa Kemal'ler tükenmezBen de etten kemiktendim elbetBen de bir gün geçecektim elbetİki Mustafa Kemal var iyi bilinBen işte o ikincisi sonsuzluktaRuh gibi bir şey görünmezİnanın Mustafa Kemal'ler tükenmezHep kardeşliğe bolluğa giden yoldaBilimin yapıcılığın aydınlığındaGüzel düşünceler soyut fikirlerde benEvrensel yepyeni buluşlardaGeriliği kovmuşum ben dönmezİnanın Mustafa Kemal'ler tükenmezBaşın mı dertte beni hatırlaDuy beni en sıkıldığın anBaştan sona herşeyiyle bu vatanSakın ağlamasın Kasım'larda Fatih'ler Kanunî'ler ölmezİnanın Mustafa Kemal'ler tükenmezHalim YAGCIOGLU10 KASIM YOLCULUĞUOmuzunda bir alev pelerin,On sekiz kızın işlediği sekiz numaralı top arabasıylaEfem, Rasattepe’ ye gömleği atmış sırtından,Kurşun tabutları “zırh” diye durmuş yolunda ağaçlar,Bayraklar önünde başını ağır geçiyor halkın içinden,Pelerini rüzgarda alev kılıç kabzasında olmalı…Karargâhına gidiyor, sarışın bir alev pelerin,On sekiz kızın göz nuru sekiz numaralı top namlusundanEfem, gene HANHANÖLMEZ ATATÜRKGözleri bir güneş gibi aydınlatırdı,Umutsuzluğu kabul etmeyendi ATATÜRKSevginin kaynağı, Bağımsızlığın timsaliGeleceğimin aynası, ölmez ATATÜRKYoklukların ve çaresizliğin düşmanıKimsesizlerin can dostuydu ATATÜRKVatanının yılmaz savunucusuÖzgürlüğün mimarı, Ölmez ATATÜRKVatan toprağını altın bilenYabancıya yar etmeyen ATATÜRKYa İstiklal Ya Ölüm diye haykıranKurtuluşumun sembolü, ölmez ATATÜRKMUSTAFA KEMAL'IN GÖK YAZILARIBen Mustafa Kemal, elimde tebeşir, Kocaman,Mavicek bebelerin, ak kızların,Taş ninelerin, çatal dedelerin gözleri, kocaman,Bir 10 Kasım gecesiYazıyorum ateşten çağrımı karşınıza-Ey Türk gençliği...Ben Mustafa Kemal, doyamadım haykırmaya,Şimdi destan ellerimle yazıyorum,Yeşiline suyun,Kuşun,Yelin,Yaprağın"Ne Mutlu Türküm Diyene."Ben Mustafa Kemal, önümde kırk bin köy,Kırk bin ovaya karşı bir tek dağ gibiyimBayraklarım değerken evren bayraklarına şimdi,Elimde tebeşirYazıyorum kara gecenin üstüneYazıyorum armağanımı"Övün, Çalış, Güven."Fazıl Hüsnü DAĞLARCAATATÜRK'ÜN HAYATIMustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik'te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın'dan Makedonya'ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım'la evlendi. Atatürk'ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule Atadan 1956 yılına değin Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti 1888. Bir süre Rapla Çiftliği'nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik'e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye'ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına "Kemal" i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi'sini bitirip, İstanbul'da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi'ne devam etti. 11 Ocak 1905'te yüzbaşı rütbesiyle Akademi'yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam'da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907'de Kolağası Kıdemli Yüzbaşı oldu. Manastır'a III. Ordu'ya atandı. 19 Nisan 1909'da İstanbul'a giren Hareket Ordusu'nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa'ya gönderildi. Picardie Manevraları'na katıldı. 1911 yılında İstanbul'da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya yılında İtalyanların Trablusgarp'a hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına 1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'daki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne'nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ'da yılında başlayan I. Dünya Savaşı'nda, Mustafa Kemal Çanakkale'de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine "Çanakkale geçilmez! " dedirtti. 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı'nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915'te Arıburnu'nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos'ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21 Ağustos'ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal'in askerlerine "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini Kemal Çanakkale Savaşları'dan sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakır'da görev aldı. 1 Nisan 1916'da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis'in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep'teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917'de İstanbul'a geldi. Velihat Vahidettin Efendi'yle Almanya'ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyehatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad'a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918'de Halep'e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelip Harbiye Nezâreti'nde Bakanlığında göreve Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri'nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. 22 Haziran 1919'da Amasya'da yayımladığı genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını " ilan edip Sivas Kongresi'ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi'ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919'da Ankara'da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'I işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması'nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşan I. Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye - ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardırSarıkamış 20 Eylül 1920, Kars 30 Ekim 1920 ve Gümrü'nün 7 Kasım 1920 Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları 1919- 1921I. İnönü Zaferi 6 -10 Ocak 1921II. İnönü Zaferi 23 Mart-1 Nisan 1921Sakarya Zaferi 23 Ağustos-13 Eylül 1921Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer 26 Ağustos 9 Eylül 1922Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması'yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922'de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu'yla yönetim bağları koparıldı. 13 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet'in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ve "Yurtta barış cihanda barış" temelleri üzerinde yükselmeye Türkiye'yi "Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak" amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz1. Siyasal Devrimler Saltanatın Kaldırılması 1 Kasım 1922 Cumhuriyetin İlanı 29 Ekim 1923 Halifeliğin Kaldırılması 3 Mart 19242. Toplumsal Devrimler Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi 1926-1934 Şapka ve kıyafet devrimi 25 Kasım 1925 Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması 30 Kasım 1925 Soyadı kanunu 21 Haziran 1934 Lâkap ve unvanların kaldırılması 26 Kasım 1934 Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü 1925-19313. Hukuk Devrimi Mecellenin kaldırılması 1924-1937 Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi 1924-19374. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler Öğretimin birleştirilmesi 3 Mart 1924 Yeni Türk harflerinin kabulü 1 Kasım 1928 Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması 1931-1932 Üniversite öğreniminin düzenlenmesi 31 Mayıs 1933 Güzel sanatlarda yenilikler5. Ekonomi Alanında Devrimler Aşârın kaldırılması Çiftçinin özendirilmesi Örnek çiftliklerin kurulması Sanayiyi Teşvik Kanunu'nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması I. ve II. Kalkınma Planları'nın 1933-1937 uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılmasıSoyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934'de TBMM'nce Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadı 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk'ü yeniden cumhurbaşkanlığına sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku'nu özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet İnan, Sabiha Gökçen, Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kızkardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox'a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği'ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı.

şapka kanunu ile ilgili şiir